15 Kasım 2012 Perşembe

KAR-A KIŞ GELMELİSİN !

          
          Selamlar uzun zamandan beri hava muhalefetinden dolayı, beyincik hücrelerimde oluşan karışıklığın verdiği sebebiyetle yazamamaktayım. Sadece buraya değil, bankada makbuzu veren veznedara bön bön bakmaktayım, eczanede ilaç için adresimi isteyen eczacıya bakmaktayım, kısacası ismimi bile yazamamaktayım. 
          Düşün düşün bir hal oldum, balkanlardan gelen soğuk hava dalgasıyla, afrika sıcaklarının çarpışması sonucunda bedenimi ele geçirmeye çalışan enfeksiyonlarla savaş halindeyken, gemileri karadan yürütüp savaşı kazandım. Bana bir haller olmuş cümlesinin anlam derinliklerinde bir uyarıya rastladım, beni bu hale getiren gitmeyen yaz, gelmeyen kış, yağmayan kardı. Halbuki bütün kışlıklarım hazırdı, tişörtleri, inceleri kaldırdık, kalınları, kazakları çıkardık, gardıroptaki en güzel yeri onlara tahsis ettik. Sabah yüzünü gösteren güneş iş dönüşü rüzgarla birlikte ısıyı düşürünce yol ortasında, mağaza kabinindeki gibi hızlı değişimlere sebebiyet verdi, bazen de veremeden, ince soğuk bedenimize işledi. Terleyen vücut, soğuk rüzgarı derisinin gözeneklerine hapsederken, burun ucu kırmızılığı bir şeylerin habercisi olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Yazdan kalma son yapraklarda ezilme korkusuyla kaldırımların en tenha köşelerini kapma derdindeyken, hafif hafif kokan kestane dumanı korna sesiyle birleşince, trafik-kış ikilisini çakıştırıyordu ruhlarda. Belki sıcak bir salepçi olsaydı iyi gelecekti üşümüş bedenlere, fakat kapitalist düzen onuda tekelleştirmiş, küçük paketlerin içine toz halinde hapsetmişti. Bu sebeplerden dolayı kar-a kış gelmeli artık, giyinmeliyiz en kalınından, gözlerimiz sadece görülmeli, ayakkabımızı bağlarken eldivenleri çıkarmalı ellerimiz, aksi taktirde arada kalmak, kıldan köprüden geçmekten daha zormuş.
          Söz veriyorum kış gelirse daha çok yazıcam, daha çok düşünebilecek bu beyin, daha çok betimleyebilecek. Yazıma burada son verirken mandalinasız günler olmasın dileğiyle Saygılar benden efenim..

4 Kasım 2012 Pazar

BU SABAH !

           


           Günaydın diye başlamayacağım sözüme, kapitalist düzenin hizmetkarlarından olan ben ve bizler bu sabahta çalışmaya başladık. Halbuki pazar kahvaltısı yapıcaktık ailecek, televizyonda kovboy filmi dönücekti, biz kızarmış ekmeklerimizin üzerinde kaymak bal ikilisini seviştirirken. Masaya sürekli gelen reçele takılacaktı gözümüz 1 seneden beri aynı miktarda oluşuna hayretle bakacaktık fakat yine de dokunmayacaktık ona, bitsin diye ebeveynlerimiz zorlayacaktı bir kaşıkta bundan yesen nolur diye. Masa da balın, sütün ne kadar faydalı olduğundan söz ederken yine de yememenin hesaplarını yapıp sofradaki etgillerden aşırmaya devam edicektik. Babam kızacaktı bir daha size sucuk salam yok diye, bir sonraki haftaya biz yine sucuk salam yiyecektik, babam yine kızacaktı..

          Kahvaltı öğlene kadar sürecekti, hatta öğle yemeğiyle birleşip ortaya karışık olacaktı. Kovboy filmi bittikten sonra ekonomi haberleri, biraz evdeki havayı sertleştirse de lodos evde yerini samyeline bırakacaktı. Muzur çocuklar gibi ellerimizde çay bardakları televizyon karşısında dünyayı kurtatırken, annemden gelen koltuklara çay damlatırsan sana sildiririm uyarısıyla kendimize çeki düzen vericektik.

          Özlediğim pazar kahvaltısını insanlara hizmet için ve geçim kaynağım için şimdilik erteliyorum. Fakat  2 ay sonra dünyaya gelecek oğlumu pazar kahvaltısından ve kovboy filmlerinden eksik bırakmayacağım. Saygılar.. 

21 Ekim 2012 Pazar

KENDİNİZİ HATIRLAYIN !


İnsan denen canlının, et, kemik, kan, damar gibi biyolojik terimlerden ibaret olmadığını öğretmişti öğretmenimiz. Düşünen tek varlıkdı insan! hatta dünyadaki en tehlikeli canlıydı. Teknik olarak kulağa doldurucu gelen etkilerinden ibaret olmadığını, yaşayarak görenlerdenim ve görenlerdensiniz.
Sadece ve sadece yaşamak için doğmadı insan, gülmek için, ağlamak için, farklı olmak için, duygularını yaşamak için varoldu. Küresel ekonominin en çok sevdiği tekdüzeliği ve tüketim çılgınlığını damarlarındaki kan gibi gezdirmeyi başardı insan. Aynı kıyafetler, aynı elektronik cihazlar, aynı zevkler, aynı renkler, aynı mantık, aynı hep aynı. Şu ölümlü dünyada aynısı onda da var mantığıyla geçen günlere tek tavsiyem, 
kendiniz olun kendinizi hatırlayın. Çünkü başkaları gibi yaşadığınız günlerden sonra kendiniz gibi yaşayacağınız günler kalmayabilir...

14 Ekim 2012 Pazar

BİR RÜYA GÖRD-ÜM-ÜN-ÜNÜZ

           Damdan düşer gibi değil sınırdan girer gibi anlatıcam rüyamı;
           Şii olan esad, sunni olan rte ile kanka kanka takılırken, ortadoğudaki gücün vatana geçeceğini anlayan hanslar, jamesler, bir çomak bir çomak diye aranırken buldular bir çomak. Bir milleti bölebilecek birkaç tane unsurdan bir tanesi, şii hükümetine karşı ayaklanan sünni muhaliflerdi. Jameslerden aldığı notalar karşısında neye uğradığını şaşıran reyis, kankasını yalnız bırakarak muhaliflere verdiği desteği duyurunca, esad kendini 40 gün odasına kapatıp ergenlik triplerine girse de vatanının muhalif durumu sebebiyetiyle bir plan üzerine yoğunlaşıp, müttefik ülke yerine, daimi düşman ülke statüsünü yapıştırmıştır sınırlarına. Bundan sonra rüya bir enteresan bir enteresan sanki gerçek gibi..
           Muhaliflere nasıl yardım edebiliriz, eğer bu esad bu kez düşmez ise ortadoğuda at koşturur triplerine giren hans, james ve ahmet, yeni bir planın stratejilerini tavla oynayıp nargile fokurdatarak gerçekleştirmeye koyuldu. İlk önce silah lazım, asker lazım, onları örgütleyecek birileri lazım, düşün düşün, buldular bir çözüm. Nato maddesinden yararlanarak tampon bölge vaadiyle sınırlara yerleşen, muhalif destekçilerinin içine ajanlar yerleştirilip eğitim vermek, sınırdan geçerken babasının evinde salondan mutfağa geçermişcesine rahatlığını sağlayıp planın bir kısmını uygulamaya başladı.
           İkinci bir plan ülkeyi biraz daha kızdıracak elini sağlamlaştıracaktı, ve buldular. Nerden geldiği belli olmayan füzeyle, enkazını çıkarmak için taa okyanuslardan getirttiğimiz gemiyle parçaları ve naaşları çıkarılan şehitlerimizin, kanı yerde kalmaması için sert çıkışmak gereği yapılması lazımdı. Biraz daha sinirlenen masa başındakiler daha somut adımlar atarak muhalifleri kendi ordusu gibi yedirmeye içirmeye başlamıştı.
         Üçüncü bir plan ise, uçak olayı ile savaşa çekilmek istediğini fakat girmediğini övgüyle anlatanlara kapak niteliği taşımalıydı ve nitekim, bundan yaklaşık 2 yıl önce amerika da bir seminerde oynanan oyunun sonucunda olanlar şimdi olmaya başlıyordu. O oyunda en son Türkiyeyi suriyeye karşı savaşa sokmak için kara sınırları içine sivil halka zarar verilecek şekilde saldırılacaktı. Oyunun sonucunda ülke savaşa girdi, şuanki durumumuzla pekde girmemiş gibi değiliz. Reelde gerçekleşen, muhaliflerin elinde bulunan bölgelerden hatta muhaliflerin olduğu ispatlanan yerlerden, top atışıyla akçakaleyi vurdular. Normal olarak anında karşılık verdik, fakat jet hızıyla ucu açık olan tezkere geçti. Korkutma niteliği taşıyan tezkere iyimi oldu diye tartışırken bence asıl mesele esadın sınırlarına yerleştirdiği ankarada gurur duyulan peşmergeleri korkutmak olsa daha iyi vurulurdu amaç. He misillemeye katılıyorum fakat, ülkedeki savaşı görmemezlikten gelipte 30 dakikada bütün tsk'yı güneye yığan kafaya katılmıyorum..
       Her neyse hayatında silah görmemişlerin savaş çığırtkanlığı yapması kadar masum bir rüya gördüm ben, en azından sizinde gördüğünüze inanıyorum, görmeye çalıştıysanız. Saygılar

Not: Yukarıdakileri anlamadıysanız tamamen hayal ürünü olarak da değerlendirebilirsiniz..

12 Ekim 2012 Cuma

KAS-MAYA GELMİYORUZ !

Selam, hemen konuya giriyorum malum protokolleri severiz biz tıkanıyorum sonra neyse;
          Hep böyle bir hayal peşinde dolaşırken, ah o vücut bende olsa şöyle giysem 2 beden ufak tişörtümü fırlasam sokağa diye az hayal kurmadık batılı filmler izlerken. Ne kadar atletik herifler hiçte göstermiyorlar kaslarını hep bol giyiyorlar diye alttan alttan övdük. Tabi bunu gören yapımcılar, yönetmenler atak başlatarak yerli filmlerde artık kas yığını oyuncuları oynatmaya başladı. E tamam batıyı örnek alalım fakat yanlış örnek almayalım, zaten ne gelirse başımıza yanlış örnek almaktan gelmedi mi ?
          E tabi kas yığınına dönüşen vücutları göstermek lazım izleyiciye, daha filmin ilk bölümünde herifin adonislerini göstermek için ufacık tişörtler giydirdik, sonra kol kaslarını göstermek için elini kolunu ayrı şekle soktuk, son olarak karın kaslarını ve göğüs kaslarını göstermek için seviştiren bile gördük, görmedik diyen bulsun beni. Oyuncu rolümü mü yapayım yoksa vücudumu mu göstereyim sorularıyla kendi kendini yerken, bizde reklamları izlemeye devam ettik. Son zamanlar da sokaktakilerin kas yığınına dönüştüğü nokta sevindirici tabi fakat biladerlerim, örnek aldığınız zenciler üzerlerine yapışan kıyafet giymiyor, tersine geniş kıyafetler giyip dövüş anında veya spor anında çıkartırlar vücutlarını, bizim hayran olduğumuz nokta o değilmidir aslında ? işin gizemli olması, e siz sokakta hödük gibi milletin üstüne üstüne yürüyorsunuz, cenke gider gibi, hayırdır lan kavgamı var diyesim geliyo birinizi çevirip.
          Fabrika ayarlarında sorun yaratıyoruz kendimizce, aynı tişörtler aynı pantolonlar, elde beyaz ellematik telefon, beyaz kulaklık kulaklarda, vatkalı, yakası açık sanki kurbanda tosun kovalamışcasına salaş kıyafetler, ama bir o kadarda özenli saçlar. Nedir sizin olayınız, spor yapmak çok iyi fakat hareket edemeyecek hale sokmak kendinizi, şimdi değil fakat 50 yaşında farkına varırsınız totonuzu kaldıramazsanız. Biz hep geriden takip ederizya, ama nedense hep kafamıza göre olanı yaparız. Yaptık mı ülke olarak aynı modele girene kadar ıkınırız. Sözüm türk sinemasına çekin ellerinizi fitnessların üzerinden.  Kara Murat'ın, İnek Şabanın, Badi Ekrem'in, Kel Mahmut'un ve aklıma gelmeyen birçok ismin sevilmesinin sebebi bizden olmasıydı, başkalarından değil..

11 Ekim 2012 Perşembe

KALDIK MI NOSTALJİYE ?

Hep bir eskiye dönüş lafları, eskiden böyleydi eskiden şöyleydi, hep bir yeni gençlere laf vurmalar, aşağılamalar, diyemiyorum ki bizim zamanımızda bilgisayar, laptop sizin zamanınızda yok kullanmayın lan o zaman gidip tek kanallı devrinizde yaşayın. Bizde seviyoruz, eski şarkıları, eski zamanları ama gözümüzü çıkardınız artık. Al işte perakende sektörü bile artık eskicilerden kurtulmak için, bütün kıyafetleri eskiye dönük yapıyor, yüksek bel pantolonlar, ispanyol paçalar, soluk kahverengi tonlarda kıyafetler falan, e hoşumuza da gitmiyor değil hani. Zaten ben merak olarak hep en eski dükkan nerdeyse ordan alışveriş yaparım yada kapısında 100 yıllık tek şube muhallebici, köfteci, kebapçı falan yazsın olay biter. Perakendenin canavarlaştığı günümüzde derdimize ortak olan bakkal amcayı, marketlerdeki kasa sesine tercih ederim tabiki, muhallebicilerdeki tatlıları, günlüktür efenim sabah uçakla alıyoruz bunları falan diyenlere de tercih ederim. Ulan koskoca uçak sana baklava getiriyor sende onu bana ucuzdan yutturuyorsun, ben yapsam çeyrek altın fiyatından satarım kilosunu. Mektupla aşk yaşandığı, sümüklü mendillerin hatıra olarak saklandığı, çekirdeklerin, şekerlerin, zeytinlerin gazete kağıdına sarıldığı günleri bende özlüyorum ama, gözümüzü çıkarmayın artık her lafın ikisinde eski de eski. Unutmayın ki ne kadar eski günler derseniz deyin, yeni günlerde eski gibi yaşamazsanız eskiyi özlemenin bir anlamı kalmaz. Eski günler deyip herkesin giydiği kıyafetleri almak için aynı markaların bulunduğu farklı avmlere gidersen, sana derimki bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Alın size yapım olarak eski fakat yenilerinden daha güncel bir şarkı iyi dinlemeler..


8 Ekim 2012 Pazartesi

EAGLES - HOTEL CALİFORNIA

Yoğun gündemin sıcaklığına aldanıpta kafayı sıyırmayın. Hayat kaygılarıyla boğuşuyorsanız balık gibi çırpınmayın, bilin ki çırpınmak daha çok batırır insanı. Av olmaktan vazgeçip avcı konumuna gelmediysen eğer, hala ormanda ne işim var diye hayıflanma orman olmasada etrafta kütük, çakal çok. Varsa bir sıkıntınız şuan itibariyle bırakıp sadece şarkıya yoğunlaşın, çünkü özgür olmalı insan özgür yaşamalı !